Özel Hikaye En Sicak En Etkili En Samimi Hikayeler

Site Yöneticisi

(Sayfa 3 veya 9)   « Geri  1  2  
3
  4  5  İleri »

 Articles by this Author

Hülya Avşar, şöhretinin 20. yılında "Avşar elleri"nin üç kuşağını anlattı
Babam, ben, kızım...

18 yaşında İstanbul'a geldi Hülya Avşar… Karnında, bitmiş bir evlilikten artakalan dört aylık bir bebekle… Dibe vurduğu noktada değişti kaderi ve bir starın doğuşu başladı


Hülya Avşar'ı 20 yıldır popüler kültürün kraliçe tahtında tutan nedir? Yeteneğini, güzelliğini, işbilirliğini bir kenara koyarsak-ki aslında her biri, kenara konamayacak kadar etkili vasıflar- bence ona bu tahtı bahşeden asıl özelliği, 20. yüzyılın finaline damgasını vuran bir rüzgarı, daha doğrusu bir ihtiyacı yakalamış olması…
O özelliğin adı; özgüven…
1960'ların, 70'lerin o korunmaya muhtaç, boynu bükük, güvensiz, ezik kadınlarının yerine "En güzel benim", "Her şeyi yapabilirim", "Hepinizle baş edebilirim" diyen bir kararlılıkla çıkageldi yeni kadın…
Zaman zaman sevimsiz olmayı göze alabilen bir ataklık ve mahremiyete kafa tutan, mahcubiyete meydan okuyan bir yırtıklıkla…
"Haddini bil" diyen eski terbiyeye dikbaşlılıkla kafa tuttu.
Erkeğinin çapkınlığına göz yumarken bile bunu bir boyun eğişten ziyade gerçekçilik ambalajına soktu.
Ama bu huylar onda sakil durmadı.

Seks filmlerinin unutulmaz yıldızı Behçet Nacar konuştu:
"Yattıklarımızla kardeş gibiydik"

1960'larda doğanlar ergenliklerini onun filmleriyle yaşadılar. Bir dönemin efsane ismi Behçet Nacar, erotik filmlerin kamera arkasını anlattı.

Beyoğlu'nun arka sokaklarında eski bir binanın giriş katı…
Işıksız küçük bir daire…
Duvarlarda, filmlere, dizilere kiralanmak üzere yığılmış asker, polis kostümleri, aksesuvarlar, afiş dolapları, raflarda tozlu film bobinleri…
Salonun köşesinde eski bürokrat makamlarını anımsatan geniş bir masa…
Masanın üzerinde sayfaları sararmış, kenarları kıvrılmış, eski püskü bir kâr-zarar defteri…
Defterin başında, gözlüğünü burnunun üzerine devirmiş, sarı kağıtlara rakamlar karalayan 70'lik bir yorgun adam:
Behçet Nacar…
Ya da bizim onu hatırladığımız adıyla 'Parçala Behçet…!'

Türk tipi erotizm
Başını kaldırdığında, ilk gençliğimizin hafızasına yerleşen simasının iyi bir makyajla ihtiyarlatıldığını düşündürüyor.
Ama sadece sima değil eski perdelerden kalan adamın farklılığı:
O vuran, kıran, ufalayan; dövdü mü yaman döven, sevdi mi parçalayarak seven adamdan eser yok.
Torun tosuna karışmış, hesap defterleri arasına gömülmüş, biraz bezgin, ama müşfik bir dede görüntüsü…
İnsan onun bir dönem 'Türk tipi erotizm'in en popüler kahramanı olduğuna ve bir kuşağın ergenliğine damgasını vurduğuna inanamıyor.



Sibel Kekilli porno filmlerde oynadığı için eleştirenlere meydan okudu:

"Siz kendi namusunuza bakın!"

Erkekler hem kınıyor, hem filmlerini arıyor piyasada... Düne kadar hiçbir derdine koşmayan akrabaları, ayıplıyor. Onu Almanya'da kimsesiz bırakan yetkililer birden ödül aldı diye sahipleniyor. Ve Sibel Kekilli soruyor: "Sizce hangimizinki porno?

 

Üzerinde Almanca 'Duvara Karşı' yazan bir tişörtle geldi söyleşiye...
Elinde küçük bir ayıcık taşıyan bir kız çocuğu gibi...
'Ayıcık', büyük ödül 'altın ayı'...
"Küçük kız çocuğu" ise yaşıtlarına göre bir hayli görüp geçirmiş bir star...
Çocuksu yüzü çoğu zaman neşeyle gülümsüyor; sevmediği bir konu açıldığında ise bulutlanıyor.
Hayatı, Duvara Karşı'nın başrol oyuncusu Sibel'inkine öylesine benziyor ki...
Bu öyküde '60'larda yüzbinlerle Almanya'ya göçmüş koca bir kafilenin serüveni gizli....
Davul zurnayla uğurlanışlarından 40 yıl sonra o koca kafileden geriye, tabutlar içinde ülkelerine dönmüş dedeler, saçlarını, dişlerini Alman fabrikalarında dökmüş babalar ve ne Türk, ne Alman olamayıp arada ezilmiş 3. kuşak gençler kaldı.
Duvara Karşı'daki gençler bunlar...
Fatih Akın'ın deyişiyle "Almanya'nın zencileri."
O yüzden rap dinliyor, evden kaçıyor, uyuşturucu alıyor, intihar ediyor, porno film çekip para kazanıyorlar.
Sibel'in hayatında 3 kuşak sürmüş ve yüzbinlerce ailenin darmadağın olmasına yol açmış bir fiyaskonun bütün ipuçları gizli.

Aşk Mektubu

Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi bir mucize bu hastalığın o da sensin.

Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne ekmek, ne su,.. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? Vazgeçmem senden...

Ökkeş... Elbette Maraşlı Ökkeş...

O gece son gecesiydi. Gece üç beş nöbetine kalkacak, bir daha uyumayacaktı. Böyle hesap ediyordu. Ardından önce Bingöl`e geçecek, oradan konvoyla Elazığ`a sonra da doğruca İstanbul`a…Az kalmıştı. Baş parmağını serçe parmağına götürdü, `bir` dedi, ardından yüzük parmağına değdirdi `iki` diyerek gülümsedi. `İki gün sonra Elif`imle Uğur`umun yanındayım.`
`İnşallah tertip, inşallah.` diye ekledi masada, yanında oturan Maraşlı Ökkeş.
`Bu işin inşallahı, maşallahı yok tertip. On beş ay geçti, iki gün kaldı.`
`Bak şimdi tertip. İnşallah, Allah izin verirse anlamına geliyor mealen. İnşa yapım demek, hani inşaat diyoruz ya, yani yapım işleri anlamında işte inşa yapım anlamına gelir. Allah`ı da zaten biliyoruz. Yani Allah yaptırırsa, izin verirse gibi bir anlam oluyor. Yani evrenin tek hakimi olana Allah senin eşine ve çocuğuna kavuşmana izin verirse kavuşursun. Yoksa takdir-i ilahi. Yani aslında bu işin inşallahı, maşallahı yok değil, aksine var. Hem Allah hayırlısını göstersin ama, son nöbetin var.`
`Ya tertip bari şu son günümde karıştırmasan şunu, açmasan şu şom ağzını.`
`Tamam tertip kızma . Ben sadece bilmeni istedim. Yoksa ben senin ailene kavuşmanı senden daha çok isterim. Sevenler kavuşsun tertibim` dedi gözleri dolarak.
`Neyse ben yatmaya gidiyorum. Bu gece ki son nöbetime kalktıktan sonra bir daha nöbet möbet yok.` Diyerek hızla kalktı ve askeri gazinonun içerisinde avazı çıktığı kadar bağırdı: `Şafak doğan güneeeeş`
Diğer askerlerden bazıları imrenerek bakıyordu İstanbullu Adem`e. Bazısı ise gülümseyerek…
Askerlerden biri hızla yanına yaklaştı ve `Bölük komutanı seni çağırıyor Adem` dedi.

Başını Vermeyen Şehit Asker

Ertesi gün arefeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda, yarım mil ötede, Toygun Paşa`nın son kuşatmasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde `Kızılelma` yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra `Ah...` dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin`e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş , Toygun Paşa`nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal`den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: `Palanka... amma topu tüfeği kaç kişi?` dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos . vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla...
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı`dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona `bizim yarasa` derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı.
Tekrar bağırdı:

İlk karşılaştığımız gün

İlk karşılaştığımız gün... Acele ile evden çıkmıştım.önüme bakmadan yürüyordum. Sonra birisi hızla bana çarptı.Tabi o anda ağzıma geleni saydım.Sonra giderken arkasına döndü ve bana "oğlan çocuğu gibisin.Sen ne biçim bir kızsın."dedi.Bende ona "dangalak" diye bağırdım.İşe gittim. Aslında böyle yapmamalıydım.Çok ayıp oldu edim kendi kendime. ertesi gün tekrar gördüm onu ama daha sakin davrandım.Ama sonra ne olduysa oldu ve kavga ettik.Sonra anladım ki değil özür dilemek neredeyse kavga edecektik.Sonra telefon numaramı bulmuş ve beni aradı."buluşabilir miyiz?" dedi.

Kuyruk Acısı

Zamanın birinde, bir oduncu ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an gözgöze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılana vurmaya kıyamamış. Yılanda duygulanmış ve dile gelmiş. ''Ey insanoglu, sen bana kıyamadın, bende sana iyilik edecegim'' demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra agzında bir altın lira ile dönmüş ve ''Bundan böyle ömür boyu sana hergün bir altın lira verecegim!'' demiş. Oduncu altını bozdurmuş ve evinde ogün şenlik olmuş. Ailesid ahil hiç kimseye olanı bite4ni anlatmamış. Herkes sadece oduncunun çok çalıştıgı için durumunun düzeldigini zannetmiş.

Deniz Fenerinin Aşkı

Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu.
Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa,
denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki
biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte.
Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun
gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa
göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz
sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta
danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir
denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Genç Doktor

Yataktaki adam, başucunda bekleyen genç doktora: - “Allah senden razı olsun evlâdım,” dedi. “Benim için yurtdışından zahmet edip buraya kadar gelmen, yaşadığım sürece unutmayacağım.” Ameliyat edilen kişi, büyük bir hastahanenin başhekimiydi. Tedavisi ancak yurtdışında mümkün görülen hastalığı aniden artınca, doktor arkadaşları onun böyle bir yolculuğa dayanamayacağını anlamış ve kurtarma umudunun azlığına rağmen ameliyatı üstlenmeye karar vermişlerdi. Ameliyatın zor ve yeni bir ihtisas sahası olmasından dolayı biraz tereddütleri de var idi. Fakat o konuda sayılı bir uzman olan bu genç doktor nereden haber almışsa almış ve hızır gibi yetişip onu kurtarmıştı.


En Son Okuduklarınız...

Popüler Editörler

Popüler Editör Yok.
Popüler Hikaye Yok.