Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi
yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç
ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü
almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz
giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki
elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı.
Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir
itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.
Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu.
Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya
başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini
kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete
kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince
saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı.
Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. önce terlediğini hissedecek,
sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak , artacak,
artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha
bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belkide
çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti...
Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi
yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca
parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı...
Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi
ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İsçiler
acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün
kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış,
sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk
suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün
vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filimlerde yanan adamlar canlandı.
Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım,
hissede hissede ... Terleye çıldıra, dövüne dövüne...İçerisinin
ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırınıda yakmış mıydı
yoksa?..
Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?..Aman Allah'ım! Beklenen
an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00'i olmuştu. Nasıl
geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Elleriyle
duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya
başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti.
Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin
azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha
hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı
onu... Onlardan da mes'ul olduğu için onların hesabını da verecekti
Allah'a...
Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:
- "Haydi, birlikte namaza başlıyalım" demişti. Hikmet ise:
- "Biraz daha yaşlanalım" diye cevap vermişti. Sanki sonrasında
bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını
verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin
gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına
davet etmiş, Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun o'nun yolunda olduğunu
haykırmıştı. Hiç değil se ölmeden evvel son vakit namazını kılmış
olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin
hesabını sormazdı. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Halbuki beş vakit
namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak
onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir
alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.
Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne
başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat
etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından
üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını,
peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine
uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece
pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına
kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen
şeylerin hesabını verecekti.
Aklına bir fikir geldi, 'fırının içinde teyemmüm edip namaz
kılmak.' Toprak yoktu ki... Ellerini fırının içinde yere vurarak
teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka
kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi.
Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti Alemlerin
Rabbi'ne hamdetmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru
olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde
etti."Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin" acizliğini iliklerine kadar
duyarak... Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüşün ona
olduğunu hiç unutmamış olsaydı .Yoruldukça oturup tövbe etti.
Estağfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında
olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu........
Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan
sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüştü.
Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Cengiz! "diye bas
bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi.
Olamaz! Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen
üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece isçileri henüz
gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp
içeriye seslendi: "Hikmet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa
daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştıki,
isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal
görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem fırının
ışığıda yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında
Cengiz 'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine
irkildi. Korkuyla:
- "Kimsin sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarılmak için uzanan
kolları boş kalmıştı. Hikmet hala ağlıyordu. "Ne demek sen kimsin?
Hikmet' im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim.
Birisi üzerime fırının kapağını kapattı" dedi.
- "Olamaz" diyordu Cengiz. "Sen Hikmet değilsin."
Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi.
Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı?
Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine
baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini,
solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede
ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı.
Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kim
bilir bir gece de ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek
kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir
miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı. Ahirette sonsuz yanmamak
için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu...